Esenlikler, merhabalar. 90’a bu kadar yaklaşacağım bir günü uzun zamandır hayal etmemiştim, bir yerden sonra hatta saldım bile diyebilirim konuyu. Evet, çok büyük bir çoğunluk gibi işte 90 güne geleceğim, hiç zorlanmayacağım, zorlansam da bu zorlukların üstesinden geleceğim diyerek eylemimi uzun süre sadece lafta bıraktığımı kabul ediyorum. Fakat salt laflamak yetseydi muhtemelen galaksiler arasında yolculuk yapıp ölümsüzlüğü falan bulmuş olurduk ama dünya böyle işlemiyor. Dünya adil bir yer asla olmadı, eylemin de yetmediği veya yetmeyeceği yerler kesinlikle var.
Bu yazımda kesinlikle ısrarla irdelemek istediğim birkaç detay var. Bu detayı burada kısaca bile olsa açmak gerekir. Bir insanın bağımlılığı neredeyse her zaman kendine dair bir yetersizlikten ötürü oluşur, bağımlılıkların bırakılması da o yeterlilik illüzyonundan kişinin vazgeçmemesidir ancak o illüzyonun her daim verdiği geri dönüşsüz bir hasar mevcuttur. Hasarın tespitini maalesef bağımlının kendisi yapmak zorunda, özellikle PMO gibi davranışsal bağımlılıklarda konunun hala bırakın p*rnonun tabu kabul edildiği ülkemizde, dünyada bile bu kadar p*rnolaşmış ülkelere karşın hala yeteri kadar ilerleme kat edilemiyor. İnsanın aslında kendi sorgusunda bitiyor bu tür nöropsikolojik mevzular…
Burada yazacaklarım çok kritik detaylar ve burada kişilerin de belki feyz alabileceğine inandığım detaylar. Çünkü üstünde durduğum zaman neden o geçmişi yaşadığımı ve bugünümü neden değerlendirdiğimi biliyorum. Lütfen sonuna kadar okuyunuz…
—
Annem ve babam yıllar evvel boşandığında arkalarında iki erişkinin haklılık savaşını verdirdikleri bir piyon, bir elçi yarattılar. Bir bebek ya da çocuk için dünyadaki en önemli unsur güven ve sevgidir. Beni akrabalarım dünya kadar sevdiler, hele ilk torun olunca böyle sevgiye boğdular fakat bu kadar sevgi, oyuncak, harçlık vesaire insanı felç eden bir mevzu. Bir de ben her daim içe kapanık ve tek çocuk olmam neticesinde delicesine bencil biriydim. Bencilliğimin yüzüme vurulması hep sinir etmiştir beni. Belki ortalama insanlar için çocuk çok büyük bir anaç sevgiye boğulmalıdır ve anaç terbiye ile büyütülmelidir ama olay öyle değil. Babam bir erkek figürü olarak bu konuya son derece karşı biriydi, evlendiği kadar son derece disiplinli bir kadındı yabancı kökenli olduğu için ama kendi çocuğu olmadığı için beni evladı yerine koymuştu. İnsan bazen bir bitkiye bile bakmak istemiyor ki kendinden olmayan bir çocuğa bakmak çok yüce bir eylem. Bezimi değiştirmiş, mamamı yedirmiş, doktora götürmüş ve beni sınırlar çerçevesi içinde yürekten sevmiş bir kadın. Yara almama müsaade etmiş, eleştirisini yapmış, bazen sert konuşmuş bir kadın fakat bir anne yine de. Öz annem gibi her şeyiyle beni sarıp sarmalayan bir kadın için bu kadın hep nefret edilesi oldu bir hasetten ötürü, üvey annemi yıllarca sevmedim ama bir yandan annemin vurgusu ve bir yandan babamın vurgusu derken arada kalıp kendi düşmanlıklarını sırtlanmış bir ferttim.
Akrabalarım ne kadar eğitimli kişiler olsa da ebeveyn kumaşına uygun kişiler değillerdir. Kendi çocukları çok iyi yerlere gelememişlerdir. Kuşaklar arası bir travma söz konusu olsa bile torunların neredeyse tamamı dağılmıştır, ben tekim şu anda. Çocuklar ya erişkin yaşına rağmen dolmuşa binemeyen ya üniversiteyi terk edip tekel bayiye girip davalık olan ya da ana babayı çok güzel manipüle eden aşko kuşko kızlara evrilmişlerdir. Burada sadece akrabalara yüklemek doğru değildir fakat kuşaklar incelendiğinde aile fertlerinin geneli zaten çok da iş bilen insanlardan oluşmamaktadır.
Beni p*rnografiye başlatan neden aslında ne arkadaş çevresiydi ne de tesadüfi bir karşılaşmaydı. Evet ergenler olarak p*rno konuşurduk ve onların çıplak kadın, seks gibi muhabbetlerini çok dinliyordum fakat o ergenlik yıllarında ben bir kıza sırılsıklam aşıktım. Filmlerde olur, kıpkırmızı olursun yanında, öyle bir mallaşma olurdu yanında ve anlamıştır da kız yani. İlk izlediğim zamanı hatırlıyorum 13-14 yaşlarında olmam lazım, ne buluyorlar insanlar bunda diye ve iğrenip kapatmıştım sonra. Hatta gidip anneme söylemiştim “Anne ben bugün p*rno izledim” diye ve bana “NE” diye bağırmıştı falan. Yani bu tür bir zevkin daha toy bir akla neler yapabileceğine dair hiçbir bilgim yoktu, okulun en çalışkan ya da en iyi dil bilen ya da en iyi çizim yapan adamılarından biri olmaktan öte bir mevzu bu. Bir çocuk ya da ergen bunu bilemez… E tabii bu konuda adamakıllı yönlendiren de kimse olmadı, hem tabu olmasından ötürü hem de babama gidip de “Baba ben böyle bir şey yaptım” nasıl diyecektim? P*rnografiyi çok bilinçsiz insanlardan ve çok bilinçsiz akıllardan dinledim, öğrendim ki onları da yönlendiren kimse yoktu.
O yaşlarda belli bir sosyal özürlülüğüm vardı ki hep vardı bu. Ben kızların kendisine ilgi duyan biriydim p*rno öncesinde, gidip konuşur ve sonra ya “Deli bu” lafını işitip başka kıza yönelir ya da sohbet ilerlerdi. Sırılsıklam aşık olduğum kızla buluşmuştum bile ki ikimiz de derece yapmıştık ve çok eğlenmiştik ama 14 yaşında buluşan iki insan gidip ne yapabilir? Eve atacak halim yok ya AMA malum o yaşlardaki biri kadınlarla buluşmayı da pek bilmez, karşısındaki kişinin kendisinden çok farklı bir evren olduğunu da bilemez. Bizim 13-14 yaşımızda bir kızla buluşmak büyük başarıydı sanki ama birkaç buluşma sonra çok hızlı gidiyoruz demişti. Tabii bunu ben ne anlamam gerektiğini bilmediğimden eve gidip ağlamaya başlamıştım ve onu anlamadığım için, bir de soramadığım için doğrudan sen beni reddediyor musun diye kafamın içinde defaatle dönen sorular vardı. Bu konuda da aile fertlerim yardımcı olmadı hatta kızdılar bana neden kızla görüşmüyorsun diye?
——
Lise yıllarını çokça kez yazdım ettim. O yıllarda PMO’nun ne derece beni batırdığını ve bilişsel - psikolojik - fiziksel temelde nasıl yok ettiğini keşke o zamanlar daha net görebilseydim. Öz anneme göre ortada bir sorun yoktu ve yaşananlar ergenlikten ibaretti, gittiğim kadın psikiyatra o dönem öfke sorunu için götürülmüştüm fakat kadına ben anlatmaya başladığımda “Ben sabahtan akşama p*rno izleyebilirim ve bundan zerre kadar gocunmam, izlediğimden değil ama potansiyeli ben görüyorum" kadın dedi ki “Gündelik hayatını ve işini etkilemiyorsa sorun yok. Diyorsun ki izlemiyorum, o zaman bir sorun yok.” Bir de bana ilaç dayadılar o dönem ve aile zoruyla o ilaçları içmem gerekti. Gelip kimse o ilaçların bende yarattığı uyuşukluğu sormadı ya da böyle bir şey için ilaca gerek var mı ya da hani bu çocuk öfkeli, nedenini soralım edelim diyen kimse olmadı. Şiddete eğilimim olduğunu biliyorum ve çevremden de yardım isteyemiyorum utangaçlıktan ötürü. Aile fertleri son derece sıkıntılı karakterler, öz anne - üvey babanın evi son derece sessiz ve sakindi ama bu kadar kavgasız ve bu kadar sorunsuz bir ev bence bir anormallik taşıyordu. Yani tamam 7/24 kavga olsun diye değil fakat kaç sene yaşadığım evde tek kavganın bir göz kalemi için olduğunu söylediğimde inanmakta ben de güçlük çekiyorum. Meğerse zaten yataklar birbirinden ayrılmış, karı koca iş güç peşinde ve aşk evliliği yok ortada. Annem bir keresinde “Oğlum sen olmasan asla evlenmezdim” demişti. O gün aslında anlamam gerekirdi bir kadının eşine kendi çocuğu kadar değer vermediğini ve evleneceğim kadına çok dikkat etmem gerektiğini.
O dönemler aslında güzel sorular soran, dil bilen ve sürekli okuyan bir adamdım fakat sosyal körlüğün verdiği bir handikap var. Ortaokuldaki zorbalığı ben genele yoruyorum ve herkesi düşman belliyorum ama zorbalığın tanımı bende o kadar sağlıklı değildi. Erkek çevrelerinde herkes birbirine şakalaşır doğru, bunu ben yapmazdım ama ben de şaka yapıldığında ağır küfür eden biriydim ya da ergenlik vasfıyla hocaya gidip şikayet etmesi öğütlenmiş adamdım. Kadın akrabalar gelip de evladım “Kavga et, kanın aksın” demez, “Evladım kavga etme, alttan al, medeni ve adil ol” dediler. Ben hakkımı hep aradım, küfür ederek de olsa veya dalaşarak da olsa aradım ki gammaz olduğum o zamanları da biliyorum. Bozulduğum olmuştur bak ama gün bittiğinde o adamların hepsinin anası bacısı küfür işitmiştir ki benimle de şu zaman dilimine vardığımızda hala taraflar arasına bir açıklık mevcuttur. O zamanın en büyük dersi şudur herhalde çocuğuma vereceğim, gücü kazanacağım diye gammazlarsan güç senin elinde olur ama gücü beraber taşıyacağın dostların asla olmaz.
Ne yazık ki o dönemler benim için gerçek bir yıkımdı. Benden korkan insanlar, yanaşmaya çekinen ve bir noktada maskelere sığınan kişilerin arkadaşım olduğuna inandırılmıştım fakat bunun yalan olduğunu hep biliyordum. Evet şiddete bir eğilimim vardı ancak dünyada neredeyse kimse gelip sen neden böylesin diye sormadı. Bunu bana sormuş tek bir hocam var, beni bizzat dinledi ve ben o hocamı ebediyen unutmadım. Bana yardımcı olmuştu ama bana gereken yardımı alamamıştım. Aileme psikolog talebimi ilettiğimde bana “Ders çalış” diyorlardı, arkadaş dediğim kişiler benden kaçıyordu, hocalar gerçeği benden kaçırıyordu ve beni kandırmaya çalışıyorlardı. P*rnografiden başka hiçbir şeyim kalmamıştı. O gün bir karar aldım, kimse o eli uzatmayacaksa ben kalkacak ve o uzatılmamış elleri kırıp atacaktım. O beni çürüten sistemin dışına bir kere çıkmam yeterliydi…
O sistemin dışına bir yolunu bularak çıktım. Artık 17 yaşında hayatını sıfırlamaya aday biriydim. Zeka benim için her şeydi o yaşlarda zira erdem, ahlak ve dostunu ne olursa olsun satmamak gibi temel konular ergenliğimde öğretilmemişti. Kimliksiz biriydim, önemsiz biriydim, başkalarına yaranmak için kendimi paralamıştım. Yıllarca o malum platonik şahsın peşinden onursuzca koşmuştum. Bu olaydan sonra bir minibüste dışarıyı seyrediyordum, bir kış gününde “Daha ne kadar böyle gidecek” dediğimi ve artık o yücelttiğim zekanın beni tek başına kurtarmayacağını zor yoldan öğrenmiştim. Gitmek istediğim yol bu değildi.
O dönem yıllarca yazdığım günlükleri incelemeye koyuldum zira geçmişimde ben böyle bir insan değildim. Günlüklerimde p*rnografinin beni ne derece içe kapattığını ve sorunlarımdan kaçışımda nasıl bir kestirme olduğunu analiz ettim. Psikiyatrın söylediği onca şey yanlış çıkmıştı zira kendi aklım yalan söylemiyordu, ben en alasından p*rno bağımlısıydım başından beri. Bırakacağıma ve bir daha da asla ayı çukura düşmeyeceğime yemin etmiştim. Eski adıyla NF-TR ile de tanışmam bu şekilde oldu.
——
Aslında çok uzun uzadıya süreç döngülerini anlatmama gerek yok. Merak edenler “Loner” - “Loner II” hesabındaki diğer yazıları ve “4 yıl sonra Loner” ve “5 yıl sonra Loner II” yazılarını okuyabilirler detaylı olarak. Siteye 4 yıl sonra tekrar girdiğimde doğrusu p*rnografiye karşı çarpık bir bakış açısı geliştirmiştim. Ne kadar yanıldığımı görebiliyorum şu an. Peki beni 80 günlük bu tek seferdeki sürece getiren ne oldu?
Mart 2026 tarihinde dünyanın en büyük üniversitelerinden birinin değerlendirmesi içerisindeydim. O dönem sanıyorum psikolojik olarak çok yıpranmış bir vaziyetteydim ve TÜBİTAK bünyesinde hala devam ediyordum. Üstüne o dönemlerde çok fazla durduğum bir eski sevgilim vardı ve benden gelen ayrılıkla beraber PTSD benzeri bir döngünün içinde debeleniyordum. Bunda debelenmemin sebebi kendime doğru soruları asla sormamam idi. Bir şeyin nedenini bilen nasılını da bilir demişler ki ben bütün o ilişkiye dair süreci daracık bir bakış açısından ve ben merkezciliğin kutsal kitabını yazarmışçasına işliyordum kafamda. Anlık bir çaresizlik midir yoksa bütün köprülerin ebediyen yakılmasını istemek midir mevzu emin değilim fakat bir cinnet anı yaşadım. Epey ağır konuştuğumu hatırlıyorum bir anda fakat bu konuşmanın olmasıyla beraber içim resmen boşalmıştı, insanlığımın bittiğine inanmıştım. Cinneti kusunca insan meğerse geriye sevinç kalmıyormuş, büyükçe bir boşluk kalıyormuş. O boşluğun içinde belli bir süre debelendim, insan cinnet - üzüntü gibi duyguları daha kolay yönetirken bu tür bir boşluğu asla yönetemiyor.
Nisan 2026'da TÜBİTAK'tan ayrıldım. Yurt dışındaki çalışmalara daha fazla yoğunlaşmaya karar verdim.
Mayıs 2026'da elime bir evrak geçti. Bu evrakı uzun süreli bir araştırma sonrasında buldum, o dönem kaldığım ev bir akrabamın boştaki eviydi kira + fatura ödediğim. Akrabamın bazı evrakları sakladığını biliyordum ve bir gün salt meraktan bakmaya koyuldum hepsine. Lüzumsuz onca evrakın içinde tek bir zarf buldum, 2008 yılına ait. 7 yıldır görüşmediğim öz babama ait bir mektup vardı anneme yazılmış olan. Mektubu okudukça annemin ve o akrabaların söylediği her yalanın birebir teyitlendiği bir kanıttı bu. Öz babamın hiçbir zaman annemi aldatmadığını ama öz annemin babamı en yakın arkadaşıyla aldattığını öğrendim. Benim çocukken babamdan nasıl uzaklaştırıldığımı ve çocuğu olmayan üvey anneme dair söylenmiş onca yalanın aslını gördüm. İçime doğmuş bir şeyler her daim vardı fakat artık her şeyin teyiti vardı. O AN ÖLMÜŞTÜM! Resmen ölmüştüm, bir kanepeye oturduğumu ve kimseye bunları anlatamadığımı biliyorum. 25 yıl boyunca söylenmiş yalanlar, resmi nikahsız evliliğe ikna edilmiş hatta kendi öz kızından uzaklaştırılmış bir üvey baba, iftiralara uğramış onca insan ve işin en kötüsü bunu dünyayı algılayamayan bir evlada taç takarak gösteren ebeveyn ve akrabalar. Kafayı sıyırmak üzereydim. Uzun süredir bunun baskısıyla yaşıyorum ve sinirlerime hakim olmakta zorlanıyorum.
Haziran 2026’da bir ay boyunca süren bir hastalığa yakalandım. Yataktan çıkması falan da epey zorladı beni uzun süre, hastaneye gidip durdum ve burnumu çekerken, yaşam kalitemin ölüp bittiği bir vaziyetin içinde buldum kendimi. Annem memleketten kalkıp gelmek istedi ama ben istemedim, o sıralar anneannemi kaybetmiştik ve annem bir de bununla uğraşmamalıydı. Ben ise şakasız öldüğümü düşünüyordum, bir “Dead Space” içinde boğulduğumu görüyordum ve gördüğüm iki kişi vardı parçalanmış yüreğimin yansımasında: Eski kız arkadaşım ve babam. Ölürsem eğer onlara yaptıklarımı başka bir insanda yapmama şansım olmayacaktı, maksat onlar değildi ama baktığım her yer ondan bir yansıma, hissettiğim her duygu ondan bir tezahür ve ondan doğmuş gibiydi. Sevgilime ilk sevgili olduğumuz zamanlarda şunu demiştim: “Sevginin dünya üstünde bir şekli olsa senin şeklini alırdı.” Onu asla geri getirmek gibi bir amacım olmadı ama ondan gördüğüm ilgi ve hissettiğim sevginin başka canlılar ve insanlar üstünde yarattığını deneyimlemek istiyordum. Babamla tekrardan oturmak ve sarılmamız gerektiğine inanıyorum ve sözü ona bırakarak gerçeği onun ağzından dinlemem gerektiğine inanıyorum. Ben hiçbir şeyi sevemiyordum artık, kendimden başka bir şeyi düşünmüyordum, bencilliğin surlarından dünyayı izlemekten gına gelmişti. Tek bir kurşunum belki yoktu ama artık bu iş ebediyen bitmeliydi. Temmuz’da ya hak ya Allah diyerek girdim işe…
——
Aslında 30 ve 60 günü siteye girdim. Oralara çok değinmeyeceğim. Linklerini inceleyebilirsiniz.
Temmuz 2026'da başladığım bu son süreç benim için spontane gelişti. İzlemeyeceğim dedim, bu kadar. Ne bir blocker uygulaması yükledim ne de geçmişi sildim ne de VPN'i kaldırdım. Dilediğim zaman diliminde tekrar başlayabilirdim ama bunu yapmadım, onun yerine sınırlarımı görmeye karar verdim. O dönem bir süreliğine memlekete dönmüştüm ama erkenden buralardan ayrılmak istiyordum, artık memleket ve ailemin çevresi beni rahatsız ediyordu. Aptal insanlar oldukları için değil elbette fakat rollerini o kadar kusursuz oynadıklarına inanıyorlardı ki. Miden bulanıyordu ve kalınabilecek en kısa sürede kalıp kaçtım.
Şu an baktığımda hayatımda hiç bu denli güçlü hissettiğim bir zaman dilimi hatırlamıyorum. Bunun nedeni sadece P’nin bırakılması değil ama P’nin bırakılma sürecinde zamanın ve yerine konan eylemin nasıl değerlendirildiği yönünde. Yani “relapse” olunduğunda kişi sadece sürecini sıfırlamıyor arkadaşlar, kendine dair her şeyi sıfırlıyor. Misal 30 güne yaklaştığım çok eski bir sürecimde bir anda bozmuştum fakat bozmamla beraber 30 güne bir yıl sonrasına kadar ulaşmayı geçtim, 12-13 gün gibi yine bozmuştum. Bir süreç düşünün ve bu süreç zorlu olacak, evet düşülebilir ama her daim kalkmasını bilmek gerek zira bizi bizden başka kaldıran kimse yok. Bana 25 yıl boyunca yalanlar söylendi, babam kandırıldı ve bambaşka bir adam maddiyat uğruna kullanıldı ve maddiyat icabı ona saygı duymam istendi. Ben ise "Duyduğum saygı sizin söylemenizle gerçekleşen bir şey değildir, hak edilene verilir" dedim. Üvey babama saygısızlık etmedim asla, anneme karşı onu savunduğumu biliyorum çoğu zaman ki düşen erkeğin erkekten başka dostu yoktur. Birine düşman olabilirim, biriyle kavga edebilirim ama yere düşeni kaldırabilirim de zira yere düşen belki kaldırılmalıdır da. Üvey babam düşse yere benim tarafımdan kaldırılacağını her daim bilmelidir, öz babam için de aynısı geçerlidir, her daim.
Hala alanımda araştırmalar yapmaya devam ediyorum. Çok ekstrem bir ilerleme yok şu aralar, sadece Pazar günlerini biraz daha uyumak için ayırmaya karar kıldım. Artık ne aşırı sert müzikler dinliyorum ne fast food arıyorum ne de başka bir şey. Fiziğim daha toparlandı. Ama umurumda değil bunların hiçbiri, 25 yıllık bir yalana maruz kaldığını anladığın zaman sana sunulmuş sevginin bile varlığından şüphe ediyorsun. Söylenenlerin doğruluğunu sorguluyorsun her daim, hangisi doğru ve hangisi yanlış. Neden? Nasıl? Niçin? Onların bana verdiği temeller artık çökmüştür komple ama ben zaten 18 yaşında Nofap ile yeniden doğmanın yolculuğuna başlamıştım fakat bir yer hep eksikti. Kaç yıl sonra artık nedenlerini biliyorum, işte bu yeniden doğabilmek için bambaşka bir fırsattır. Yıkılmadım; evet çıldırmanın eşiğine geldim, uykularım kaçtı ve hala öyle bazen fakat artık nedenlerini biliyorum, neyin olması ve neyin olmaması gerektiğini daha net biliyorum. Onların bana koyduğu o çerçeve değilim ben, o karakter değilim ben. Ben her şeyin ürünüyüm, o zorbalığın da o sevginin de o kavganın da o okuduğumun da o zekanın da o acının da o dostluğun da bir ürünüyüm. Ben salt birilerinin ürünü değilim, ben benin ve yaşadıklarımın bir ürünüyüm!
Her şeye karşın bazen sert esen soğuk ve rüzgarlı bir havada göğe bakıyorum. Affınıza sığınıyorum evet ama hiç bu kadar kırgın olduğum bir zaman olmamıştı. Belki zamanı geldiğinde kızıp etmişimdir olaylara ama ilk defa kırgınım. Çalınan hayatıma kırgınım ama hiç olmadığım kadar da gururluyum zira her şeyi toparlayabildim. Yine de bazen sadece ağlamak istiyorum, bunları bir çocuğu sevmek pahasına yapmış olanlar acaba başka bir kişiye neler yapabilirler? Ve korkuyorum, iyilik sözü altında ne kötülükler yapabilir insanoğlu?
Bu yazımda kesinlikle ısrarla irdelemek istediğim birkaç detay var. Bu detayı burada kısaca bile olsa açmak gerekir. Bir insanın bağımlılığı neredeyse her zaman kendine dair bir yetersizlikten ötürü oluşur, bağımlılıkların bırakılması da o yeterlilik illüzyonundan kişinin vazgeçmemesidir ancak o illüzyonun her daim verdiği geri dönüşsüz bir hasar mevcuttur. Hasarın tespitini maalesef bağımlının kendisi yapmak zorunda, özellikle PMO gibi davranışsal bağımlılıklarda konunun hala bırakın p*rnonun tabu kabul edildiği ülkemizde, dünyada bile bu kadar p*rnolaşmış ülkelere karşın hala yeteri kadar ilerleme kat edilemiyor. İnsanın aslında kendi sorgusunda bitiyor bu tür nöropsikolojik mevzular…
Burada yazacaklarım çok kritik detaylar ve burada kişilerin de belki feyz alabileceğine inandığım detaylar. Çünkü üstünde durduğum zaman neden o geçmişi yaşadığımı ve bugünümü neden değerlendirdiğimi biliyorum. Lütfen sonuna kadar okuyunuz…
—
Annem ve babam yıllar evvel boşandığında arkalarında iki erişkinin haklılık savaşını verdirdikleri bir piyon, bir elçi yarattılar. Bir bebek ya da çocuk için dünyadaki en önemli unsur güven ve sevgidir. Beni akrabalarım dünya kadar sevdiler, hele ilk torun olunca böyle sevgiye boğdular fakat bu kadar sevgi, oyuncak, harçlık vesaire insanı felç eden bir mevzu. Bir de ben her daim içe kapanık ve tek çocuk olmam neticesinde delicesine bencil biriydim. Bencilliğimin yüzüme vurulması hep sinir etmiştir beni. Belki ortalama insanlar için çocuk çok büyük bir anaç sevgiye boğulmalıdır ve anaç terbiye ile büyütülmelidir ama olay öyle değil. Babam bir erkek figürü olarak bu konuya son derece karşı biriydi, evlendiği kadar son derece disiplinli bir kadındı yabancı kökenli olduğu için ama kendi çocuğu olmadığı için beni evladı yerine koymuştu. İnsan bazen bir bitkiye bile bakmak istemiyor ki kendinden olmayan bir çocuğa bakmak çok yüce bir eylem. Bezimi değiştirmiş, mamamı yedirmiş, doktora götürmüş ve beni sınırlar çerçevesi içinde yürekten sevmiş bir kadın. Yara almama müsaade etmiş, eleştirisini yapmış, bazen sert konuşmuş bir kadın fakat bir anne yine de. Öz annem gibi her şeyiyle beni sarıp sarmalayan bir kadın için bu kadın hep nefret edilesi oldu bir hasetten ötürü, üvey annemi yıllarca sevmedim ama bir yandan annemin vurgusu ve bir yandan babamın vurgusu derken arada kalıp kendi düşmanlıklarını sırtlanmış bir ferttim.
Akrabalarım ne kadar eğitimli kişiler olsa da ebeveyn kumaşına uygun kişiler değillerdir. Kendi çocukları çok iyi yerlere gelememişlerdir. Kuşaklar arası bir travma söz konusu olsa bile torunların neredeyse tamamı dağılmıştır, ben tekim şu anda. Çocuklar ya erişkin yaşına rağmen dolmuşa binemeyen ya üniversiteyi terk edip tekel bayiye girip davalık olan ya da ana babayı çok güzel manipüle eden aşko kuşko kızlara evrilmişlerdir. Burada sadece akrabalara yüklemek doğru değildir fakat kuşaklar incelendiğinde aile fertlerinin geneli zaten çok da iş bilen insanlardan oluşmamaktadır.
Beni p*rnografiye başlatan neden aslında ne arkadaş çevresiydi ne de tesadüfi bir karşılaşmaydı. Evet ergenler olarak p*rno konuşurduk ve onların çıplak kadın, seks gibi muhabbetlerini çok dinliyordum fakat o ergenlik yıllarında ben bir kıza sırılsıklam aşıktım. Filmlerde olur, kıpkırmızı olursun yanında, öyle bir mallaşma olurdu yanında ve anlamıştır da kız yani. İlk izlediğim zamanı hatırlıyorum 13-14 yaşlarında olmam lazım, ne buluyorlar insanlar bunda diye ve iğrenip kapatmıştım sonra. Hatta gidip anneme söylemiştim “Anne ben bugün p*rno izledim” diye ve bana “NE” diye bağırmıştı falan. Yani bu tür bir zevkin daha toy bir akla neler yapabileceğine dair hiçbir bilgim yoktu, okulun en çalışkan ya da en iyi dil bilen ya da en iyi çizim yapan adamılarından biri olmaktan öte bir mevzu bu. Bir çocuk ya da ergen bunu bilemez… E tabii bu konuda adamakıllı yönlendiren de kimse olmadı, hem tabu olmasından ötürü hem de babama gidip de “Baba ben böyle bir şey yaptım” nasıl diyecektim? P*rnografiyi çok bilinçsiz insanlardan ve çok bilinçsiz akıllardan dinledim, öğrendim ki onları da yönlendiren kimse yoktu.
O yaşlarda belli bir sosyal özürlülüğüm vardı ki hep vardı bu. Ben kızların kendisine ilgi duyan biriydim p*rno öncesinde, gidip konuşur ve sonra ya “Deli bu” lafını işitip başka kıza yönelir ya da sohbet ilerlerdi. Sırılsıklam aşık olduğum kızla buluşmuştum bile ki ikimiz de derece yapmıştık ve çok eğlenmiştik ama 14 yaşında buluşan iki insan gidip ne yapabilir? Eve atacak halim yok ya AMA malum o yaşlardaki biri kadınlarla buluşmayı da pek bilmez, karşısındaki kişinin kendisinden çok farklı bir evren olduğunu da bilemez. Bizim 13-14 yaşımızda bir kızla buluşmak büyük başarıydı sanki ama birkaç buluşma sonra çok hızlı gidiyoruz demişti. Tabii bunu ben ne anlamam gerektiğini bilmediğimden eve gidip ağlamaya başlamıştım ve onu anlamadığım için, bir de soramadığım için doğrudan sen beni reddediyor musun diye kafamın içinde defaatle dönen sorular vardı. Bu konuda da aile fertlerim yardımcı olmadı hatta kızdılar bana neden kızla görüşmüyorsun diye?
——
Lise yıllarını çokça kez yazdım ettim. O yıllarda PMO’nun ne derece beni batırdığını ve bilişsel - psikolojik - fiziksel temelde nasıl yok ettiğini keşke o zamanlar daha net görebilseydim. Öz anneme göre ortada bir sorun yoktu ve yaşananlar ergenlikten ibaretti, gittiğim kadın psikiyatra o dönem öfke sorunu için götürülmüştüm fakat kadına ben anlatmaya başladığımda “Ben sabahtan akşama p*rno izleyebilirim ve bundan zerre kadar gocunmam, izlediğimden değil ama potansiyeli ben görüyorum" kadın dedi ki “Gündelik hayatını ve işini etkilemiyorsa sorun yok. Diyorsun ki izlemiyorum, o zaman bir sorun yok.” Bir de bana ilaç dayadılar o dönem ve aile zoruyla o ilaçları içmem gerekti. Gelip kimse o ilaçların bende yarattığı uyuşukluğu sormadı ya da böyle bir şey için ilaca gerek var mı ya da hani bu çocuk öfkeli, nedenini soralım edelim diyen kimse olmadı. Şiddete eğilimim olduğunu biliyorum ve çevremden de yardım isteyemiyorum utangaçlıktan ötürü. Aile fertleri son derece sıkıntılı karakterler, öz anne - üvey babanın evi son derece sessiz ve sakindi ama bu kadar kavgasız ve bu kadar sorunsuz bir ev bence bir anormallik taşıyordu. Yani tamam 7/24 kavga olsun diye değil fakat kaç sene yaşadığım evde tek kavganın bir göz kalemi için olduğunu söylediğimde inanmakta ben de güçlük çekiyorum. Meğerse zaten yataklar birbirinden ayrılmış, karı koca iş güç peşinde ve aşk evliliği yok ortada. Annem bir keresinde “Oğlum sen olmasan asla evlenmezdim” demişti. O gün aslında anlamam gerekirdi bir kadının eşine kendi çocuğu kadar değer vermediğini ve evleneceğim kadına çok dikkat etmem gerektiğini.
O dönemler aslında güzel sorular soran, dil bilen ve sürekli okuyan bir adamdım fakat sosyal körlüğün verdiği bir handikap var. Ortaokuldaki zorbalığı ben genele yoruyorum ve herkesi düşman belliyorum ama zorbalığın tanımı bende o kadar sağlıklı değildi. Erkek çevrelerinde herkes birbirine şakalaşır doğru, bunu ben yapmazdım ama ben de şaka yapıldığında ağır küfür eden biriydim ya da ergenlik vasfıyla hocaya gidip şikayet etmesi öğütlenmiş adamdım. Kadın akrabalar gelip de evladım “Kavga et, kanın aksın” demez, “Evladım kavga etme, alttan al, medeni ve adil ol” dediler. Ben hakkımı hep aradım, küfür ederek de olsa veya dalaşarak da olsa aradım ki gammaz olduğum o zamanları da biliyorum. Bozulduğum olmuştur bak ama gün bittiğinde o adamların hepsinin anası bacısı küfür işitmiştir ki benimle de şu zaman dilimine vardığımızda hala taraflar arasına bir açıklık mevcuttur. O zamanın en büyük dersi şudur herhalde çocuğuma vereceğim, gücü kazanacağım diye gammazlarsan güç senin elinde olur ama gücü beraber taşıyacağın dostların asla olmaz.
Ne yazık ki o dönemler benim için gerçek bir yıkımdı. Benden korkan insanlar, yanaşmaya çekinen ve bir noktada maskelere sığınan kişilerin arkadaşım olduğuna inandırılmıştım fakat bunun yalan olduğunu hep biliyordum. Evet şiddete bir eğilimim vardı ancak dünyada neredeyse kimse gelip sen neden böylesin diye sormadı. Bunu bana sormuş tek bir hocam var, beni bizzat dinledi ve ben o hocamı ebediyen unutmadım. Bana yardımcı olmuştu ama bana gereken yardımı alamamıştım. Aileme psikolog talebimi ilettiğimde bana “Ders çalış” diyorlardı, arkadaş dediğim kişiler benden kaçıyordu, hocalar gerçeği benden kaçırıyordu ve beni kandırmaya çalışıyorlardı. P*rnografiden başka hiçbir şeyim kalmamıştı. O gün bir karar aldım, kimse o eli uzatmayacaksa ben kalkacak ve o uzatılmamış elleri kırıp atacaktım. O beni çürüten sistemin dışına bir kere çıkmam yeterliydi…
O sistemin dışına bir yolunu bularak çıktım. Artık 17 yaşında hayatını sıfırlamaya aday biriydim. Zeka benim için her şeydi o yaşlarda zira erdem, ahlak ve dostunu ne olursa olsun satmamak gibi temel konular ergenliğimde öğretilmemişti. Kimliksiz biriydim, önemsiz biriydim, başkalarına yaranmak için kendimi paralamıştım. Yıllarca o malum platonik şahsın peşinden onursuzca koşmuştum. Bu olaydan sonra bir minibüste dışarıyı seyrediyordum, bir kış gününde “Daha ne kadar böyle gidecek” dediğimi ve artık o yücelttiğim zekanın beni tek başına kurtarmayacağını zor yoldan öğrenmiştim. Gitmek istediğim yol bu değildi.
O dönem yıllarca yazdığım günlükleri incelemeye koyuldum zira geçmişimde ben böyle bir insan değildim. Günlüklerimde p*rnografinin beni ne derece içe kapattığını ve sorunlarımdan kaçışımda nasıl bir kestirme olduğunu analiz ettim. Psikiyatrın söylediği onca şey yanlış çıkmıştı zira kendi aklım yalan söylemiyordu, ben en alasından p*rno bağımlısıydım başından beri. Bırakacağıma ve bir daha da asla ayı çukura düşmeyeceğime yemin etmiştim. Eski adıyla NF-TR ile de tanışmam bu şekilde oldu.
——
Aslında çok uzun uzadıya süreç döngülerini anlatmama gerek yok. Merak edenler “Loner” - “Loner II” hesabındaki diğer yazıları ve “4 yıl sonra Loner” ve “5 yıl sonra Loner II” yazılarını okuyabilirler detaylı olarak. Siteye 4 yıl sonra tekrar girdiğimde doğrusu p*rnografiye karşı çarpık bir bakış açısı geliştirmiştim. Ne kadar yanıldığımı görebiliyorum şu an. Peki beni 80 günlük bu tek seferdeki sürece getiren ne oldu?
Mart 2026 tarihinde dünyanın en büyük üniversitelerinden birinin değerlendirmesi içerisindeydim. O dönem sanıyorum psikolojik olarak çok yıpranmış bir vaziyetteydim ve TÜBİTAK bünyesinde hala devam ediyordum. Üstüne o dönemlerde çok fazla durduğum bir eski sevgilim vardı ve benden gelen ayrılıkla beraber PTSD benzeri bir döngünün içinde debeleniyordum. Bunda debelenmemin sebebi kendime doğru soruları asla sormamam idi. Bir şeyin nedenini bilen nasılını da bilir demişler ki ben bütün o ilişkiye dair süreci daracık bir bakış açısından ve ben merkezciliğin kutsal kitabını yazarmışçasına işliyordum kafamda. Anlık bir çaresizlik midir yoksa bütün köprülerin ebediyen yakılmasını istemek midir mevzu emin değilim fakat bir cinnet anı yaşadım. Epey ağır konuştuğumu hatırlıyorum bir anda fakat bu konuşmanın olmasıyla beraber içim resmen boşalmıştı, insanlığımın bittiğine inanmıştım. Cinneti kusunca insan meğerse geriye sevinç kalmıyormuş, büyükçe bir boşluk kalıyormuş. O boşluğun içinde belli bir süre debelendim, insan cinnet - üzüntü gibi duyguları daha kolay yönetirken bu tür bir boşluğu asla yönetemiyor.
Nisan 2026'da TÜBİTAK'tan ayrıldım. Yurt dışındaki çalışmalara daha fazla yoğunlaşmaya karar verdim.
Mayıs 2026'da elime bir evrak geçti. Bu evrakı uzun süreli bir araştırma sonrasında buldum, o dönem kaldığım ev bir akrabamın boştaki eviydi kira + fatura ödediğim. Akrabamın bazı evrakları sakladığını biliyordum ve bir gün salt meraktan bakmaya koyuldum hepsine. Lüzumsuz onca evrakın içinde tek bir zarf buldum, 2008 yılına ait. 7 yıldır görüşmediğim öz babama ait bir mektup vardı anneme yazılmış olan. Mektubu okudukça annemin ve o akrabaların söylediği her yalanın birebir teyitlendiği bir kanıttı bu. Öz babamın hiçbir zaman annemi aldatmadığını ama öz annemin babamı en yakın arkadaşıyla aldattığını öğrendim. Benim çocukken babamdan nasıl uzaklaştırıldığımı ve çocuğu olmayan üvey anneme dair söylenmiş onca yalanın aslını gördüm. İçime doğmuş bir şeyler her daim vardı fakat artık her şeyin teyiti vardı. O AN ÖLMÜŞTÜM! Resmen ölmüştüm, bir kanepeye oturduğumu ve kimseye bunları anlatamadığımı biliyorum. 25 yıl boyunca söylenmiş yalanlar, resmi nikahsız evliliğe ikna edilmiş hatta kendi öz kızından uzaklaştırılmış bir üvey baba, iftiralara uğramış onca insan ve işin en kötüsü bunu dünyayı algılayamayan bir evlada taç takarak gösteren ebeveyn ve akrabalar. Kafayı sıyırmak üzereydim. Uzun süredir bunun baskısıyla yaşıyorum ve sinirlerime hakim olmakta zorlanıyorum.
Haziran 2026’da bir ay boyunca süren bir hastalığa yakalandım. Yataktan çıkması falan da epey zorladı beni uzun süre, hastaneye gidip durdum ve burnumu çekerken, yaşam kalitemin ölüp bittiği bir vaziyetin içinde buldum kendimi. Annem memleketten kalkıp gelmek istedi ama ben istemedim, o sıralar anneannemi kaybetmiştik ve annem bir de bununla uğraşmamalıydı. Ben ise şakasız öldüğümü düşünüyordum, bir “Dead Space” içinde boğulduğumu görüyordum ve gördüğüm iki kişi vardı parçalanmış yüreğimin yansımasında: Eski kız arkadaşım ve babam. Ölürsem eğer onlara yaptıklarımı başka bir insanda yapmama şansım olmayacaktı, maksat onlar değildi ama baktığım her yer ondan bir yansıma, hissettiğim her duygu ondan bir tezahür ve ondan doğmuş gibiydi. Sevgilime ilk sevgili olduğumuz zamanlarda şunu demiştim: “Sevginin dünya üstünde bir şekli olsa senin şeklini alırdı.” Onu asla geri getirmek gibi bir amacım olmadı ama ondan gördüğüm ilgi ve hissettiğim sevginin başka canlılar ve insanlar üstünde yarattığını deneyimlemek istiyordum. Babamla tekrardan oturmak ve sarılmamız gerektiğine inanıyorum ve sözü ona bırakarak gerçeği onun ağzından dinlemem gerektiğine inanıyorum. Ben hiçbir şeyi sevemiyordum artık, kendimden başka bir şeyi düşünmüyordum, bencilliğin surlarından dünyayı izlemekten gına gelmişti. Tek bir kurşunum belki yoktu ama artık bu iş ebediyen bitmeliydi. Temmuz’da ya hak ya Allah diyerek girdim işe…
——
Aslında 30 ve 60 günü siteye girdim. Oralara çok değinmeyeceğim. Linklerini inceleyebilirsiniz.
Temmuz 2026'da başladığım bu son süreç benim için spontane gelişti. İzlemeyeceğim dedim, bu kadar. Ne bir blocker uygulaması yükledim ne de geçmişi sildim ne de VPN'i kaldırdım. Dilediğim zaman diliminde tekrar başlayabilirdim ama bunu yapmadım, onun yerine sınırlarımı görmeye karar verdim. O dönem bir süreliğine memlekete dönmüştüm ama erkenden buralardan ayrılmak istiyordum, artık memleket ve ailemin çevresi beni rahatsız ediyordu. Aptal insanlar oldukları için değil elbette fakat rollerini o kadar kusursuz oynadıklarına inanıyorlardı ki. Miden bulanıyordu ve kalınabilecek en kısa sürede kalıp kaçtım.
Şu an baktığımda hayatımda hiç bu denli güçlü hissettiğim bir zaman dilimi hatırlamıyorum. Bunun nedeni sadece P’nin bırakılması değil ama P’nin bırakılma sürecinde zamanın ve yerine konan eylemin nasıl değerlendirildiği yönünde. Yani “relapse” olunduğunda kişi sadece sürecini sıfırlamıyor arkadaşlar, kendine dair her şeyi sıfırlıyor. Misal 30 güne yaklaştığım çok eski bir sürecimde bir anda bozmuştum fakat bozmamla beraber 30 güne bir yıl sonrasına kadar ulaşmayı geçtim, 12-13 gün gibi yine bozmuştum. Bir süreç düşünün ve bu süreç zorlu olacak, evet düşülebilir ama her daim kalkmasını bilmek gerek zira bizi bizden başka kaldıran kimse yok. Bana 25 yıl boyunca yalanlar söylendi, babam kandırıldı ve bambaşka bir adam maddiyat uğruna kullanıldı ve maddiyat icabı ona saygı duymam istendi. Ben ise "Duyduğum saygı sizin söylemenizle gerçekleşen bir şey değildir, hak edilene verilir" dedim. Üvey babama saygısızlık etmedim asla, anneme karşı onu savunduğumu biliyorum çoğu zaman ki düşen erkeğin erkekten başka dostu yoktur. Birine düşman olabilirim, biriyle kavga edebilirim ama yere düşeni kaldırabilirim de zira yere düşen belki kaldırılmalıdır da. Üvey babam düşse yere benim tarafımdan kaldırılacağını her daim bilmelidir, öz babam için de aynısı geçerlidir, her daim.
Hala alanımda araştırmalar yapmaya devam ediyorum. Çok ekstrem bir ilerleme yok şu aralar, sadece Pazar günlerini biraz daha uyumak için ayırmaya karar kıldım. Artık ne aşırı sert müzikler dinliyorum ne fast food arıyorum ne de başka bir şey. Fiziğim daha toparlandı. Ama umurumda değil bunların hiçbiri, 25 yıllık bir yalana maruz kaldığını anladığın zaman sana sunulmuş sevginin bile varlığından şüphe ediyorsun. Söylenenlerin doğruluğunu sorguluyorsun her daim, hangisi doğru ve hangisi yanlış. Neden? Nasıl? Niçin? Onların bana verdiği temeller artık çökmüştür komple ama ben zaten 18 yaşında Nofap ile yeniden doğmanın yolculuğuna başlamıştım fakat bir yer hep eksikti. Kaç yıl sonra artık nedenlerini biliyorum, işte bu yeniden doğabilmek için bambaşka bir fırsattır. Yıkılmadım; evet çıldırmanın eşiğine geldim, uykularım kaçtı ve hala öyle bazen fakat artık nedenlerini biliyorum, neyin olması ve neyin olmaması gerektiğini daha net biliyorum. Onların bana koyduğu o çerçeve değilim ben, o karakter değilim ben. Ben her şeyin ürünüyüm, o zorbalığın da o sevginin de o kavganın da o okuduğumun da o zekanın da o acının da o dostluğun da bir ürünüyüm. Ben salt birilerinin ürünü değilim, ben benin ve yaşadıklarımın bir ürünüyüm!
Her şeye karşın bazen sert esen soğuk ve rüzgarlı bir havada göğe bakıyorum. Affınıza sığınıyorum evet ama hiç bu kadar kırgın olduğum bir zaman olmamıştı. Belki zamanı geldiğinde kızıp etmişimdir olaylara ama ilk defa kırgınım. Çalınan hayatıma kırgınım ama hiç olmadığım kadar da gururluyum zira her şeyi toparlayabildim. Yine de bazen sadece ağlamak istiyorum, bunları bir çocuğu sevmek pahasına yapmış olanlar acaba başka bir kişiye neler yapabilirler? Ve korkuyorum, iyilik sözü altında ne kötülükler yapabilir insanoğlu?





